Mardin Kent Gazetesi

Basliksiz-3.jpg

Gazeteci Yazar Nihal Şen Yazdı: 70’LERDE GARDİYAN OLMAK

Gazeteci Yazar Nihal Şen Yazdı: 70’LERDE GARDİYAN OLMAK
Gazeteci Yazar Nihal Şen( nihalsen@outlook.com.tr )
146 views
05 Ekim 2021 - 7:13

Çantamın kulpunu çekiştirirken adımlarımı hızlandırıyorum. Hayır bunun düşmekte olan yağmur taneleriyle bir ilgisi yok. Randevu yerine zamanında varmaya çalışıyorum sadece.

Kordonu yıpranmış, eski saatime bakıyorum. Kol saatinin yalnızca bir aksesuar olarak kullanıldığı şu günlerde, zamanımı buradan kontrol etmeyi seviyorum. Az bir zaman kaldığını görünce adımlarımı daha da sıklaştırıyor, yağmur tanelerini savuşturuyorum.

Bu koşturmaca bana Burhanettin Kara ile ilk tanıştığımız günü hatırlatıyor. Yine böyle yağmurlu bir gündü. İnsanlar sağa sola koşturuyor, yağmurdan kaçıyordu. Bende onların ahengine kapılmış, tramvaya doğru sürükleniyordum. Son saniye binmeyi başardığım nihayet tramvayda boş bir yer bulmuştum.

“Yağmurun düştüğü her yerde bereket vardır evladım” diyordu yanına oturduğum adam. Saçları beyazlamış olan bu adam, yüzünde, geçen yılların en somut örneği olan çizgileri barındırıyordu. “Evet amcacığım. Haklısınız” diye karşılık veriyordum. Ve böylece bereketli yağmurlar, bereketli bir sohbetin yollarını açmış bulunuyordu.

67 yaşındaki Burhanettin Kara’nın 29 yıl boyunca, İstanbul Selimiye Cezaevi, Kayseri Cezaevi ve İmralı Cezaevinde gardiyan olarak görev yapmış olduğunu öğreniyordum. Tarihimizin bir çok olayına tanıklık etmiş Kara’nın hayatı iyiden iyiye ilgimi çekmişti. Üzülerek ineceğim durağa yaklaştığımda, Kara’dan telefon numarasını istiyordum. Böylesine yaşanmışlıklarla dolu bir hayatı dinlemeden bırakamazdım.

Ve bir hafta sonra, tamda bugün kendisiyle görüşmek için randevulaşıyoruz. Saatime son kez baktığımda, Kara’nın emekliye ayrıldıktan sonra, bekçilik yapmaya başladığı şantiyeye varıyorum. Üzerinde sarı yağmurluğuyla, beni kapıda karşılıyor. Etrafı barikatlarla çevrili olan büyük inşaat alanına giriyorum. Girişten kulübeye kadar olan yürüme alanına çakıl taşları dökülmüş. Bu, çıkıntılı yolu takip ediyor ve Kara’nın yanına varıyorum.

Selamlaşıp tokalaşıyoruz. “Tam zamanında.” diyor saatini göstererek. Ve ardından ekliyor. “Çayda hazır.” Minnettarlığımı gülüşümden yansıtmaya çalışıyorum. Babacan tavrıyla omzuma dokunup, beni içeriye davet ediyor. Tek katlı uzun kulübeye giriyoruz.

İçinde yemekhanesi, mutfağı, yatakhanesi ve bürosu bulunduğunu görünce şaşırıyorum. Kulübenin dışardan fark edilmeyen bir büyüklüğe sahip olduğunu görüyorum. İnşaat alanının haritaları, krokiler ve mimari çizimlerinin asılı olduğu koridordan geçip büroya ilerliyoruz. İki masa ve bir dolaptan oluşan büronun diğerlerinden bir farkı olmadığını görüyorum. Pencere önünde bulunan metal ayaklı, açık kahverengi, ahşap masanın üzerinde bulunan fesleğeni saymazsak eğer.

Fesleğen, kokusuyla odada hakimiyetini kurmuş. Gelişi güzel yerleştirilmiş olan sandalyelere doğru ilerliyoruz. Beni yanan elektrikli sobanın önüne oturtuyor. “Şimdi birde çay içersin içinde ısınır.” Onu gülümseyerek onaylıyorum.

Üşüyor muyum bilmiyorum. İçim kıpır kıpır, anlatılacak olan hikayelerin heyecanını duyuyorum. Bundandır ki Burhanettin Kara yerine oturur oturmaz, ona gardiyanlığa nasıl başladığını soruyorum. Aceleciliğim onu güldürüyor. Ben de gülümsüyor, heyecanımdan dolayı özür diliyorum. Yine, o babacan tavrıyla bakıyor bana, “İnsanların bir şeylere, özelliklede maddi bir kazanç arz etmeyen şeylere heyecan duyması güzeldir kızım.” Ne kadar doğru söylediniz Burhanettin amca diyorum çayımızı yudumlarken.

Ve söylediği bu cümleyi bir kez daha tartıyorum. Maneviyatın ülkemizde gittikçe kanayan bir yaraya dönüştüğünü en yalın haliyle görüyorum. Parmaklarımı sıcak, ince belli bardağa doluyorum. “Başlayalım mı?” diyor Kara. Başlayalım diye karşılık veriyorum.

Gıcırdayan sandalyede öne doğru eğilip bardağımı önümdeki sehpaya bırakıyorum. “İstanbul’da fabrikada çalışıyordum bir arkadaşımın önerisi üzerine gardiyanlık başvurusunda bulundum. Önceden memur olmak daha kolaydı. Gardiyanlık işi için yüz kişi alınacaktı. 250 kişi katıldı. Bizi okulda toplayıp tahtaya 10 soru yazdılar. O zamanlarda şimdi ki gibi hazır sorulu kağıtlar yoktu. Sene 1973.. Baktım tahtaya hep bildiğim sorular.

Dediler bitirenler kağıtlarını bırakıp dışarı çıksın. Bende 15 dakikada yazdım çizdim çıktım. Bir saat bir buçuk saat müsaade verdiler herkese. Değerlendirmelerini yapmışlar bakmışlar kağıtlara, dediler ‘Burhaneddin Kara yüz, tamam geç. Rasim Kara -ağabeyim- 95, geç kazandın.’ 250 kişiden 75’i kazandı ’15 gün sonra biz size haber vereceğiz, geleceksiniz’ dediler.

Artık haber bekliyoruz. O zaman köylerde tek bir telefon var o da muhtarda. Telefon nerde! Mektup bile 15 – 20 günde bir geliyordu. Neyse biz muhtarın peşinde dolanıyoruz. Bir Pazar günü muhtar geldi. Dedi ‘Müjdemi isterim. Sizi çağırıyorlar.’ Ağabeyim vazgeçti gitmekten. Bende ‘Sen bilirsin, ben gidiyorum.’ dedim. Hanımla topladık eşyalarımızı çıktık yola.”

Kara bunları anlatırken, gözleri maziye dalıyor. “Cezaevine girdim. Bana aynı yeni gelen askerlere verilenler gibi bir üniforma verdiler. Cezaevinin koridorlarının bir uçtan diğer uca uzaklığı 1 kilometreydi. Karşıdaki kişi şu kadar gözüküyor (bir metrelik yüksekliği gösteriyor) 15 günde öğrendim cezaevinin içini. Üç katlı çok büyük bir yerdi. Sağ olsun – rahmetli oldu- işe başvurmamı sağlayan arkadaş sayesinde gardiyanlığa başlamış olduk.”

O dönem kolay olan yalnızca memur olmaktı sanırım, diye düşünüyorum çayımı yudumlarken. Zamanın nasıl aktığını anlayamadığım bir sohbetin içinde, o anları yaşıyorum. Burhanettin Kara’nın gözünden Yılmaz Güney’i izliyor, Erol Taş’ın söylediği bir söze gülümsüyorum. “Yeğenler, biliyorsunuz ekmek kavgası. Mecbur kalıyoruz kötü adam kılığına girmeye” diyor Yeşilçam’ın en gaddar adamı. Onun, en az oyunculuğu kadar iyi bir baba olduğunu hatırlıyorum. Biraz sonra Ali, tazelenmiş çaylarımızı getirip kapının arkasına iliştirdiği sandalyesine oturuyor. Henüz 18’inde, esmer, zayıf bir çocuk Ali. Gülerken sol yanağında derin bir gamze beliriyor. “Neden okulda değilsin?” diye soruyorum. “Çalışmam gerekiyor abla” diyor, kendimi bir çok sebepten suçlu hissediyorum. “Ali’nin babası iki yıl önce iş kazasında öldü. Annesi ve küçük bir kız kardeşi var. Devlet yardımı alıyorlar ama bu zamanda… malum. Geçinmek zor.” İçimde bir şeyler kırılıyor sanki. Başımı yere çevirip Kara’yı onaylıyorum.

“Ali çalışkan çocuktur. Söylenen her işi ah demeden yapar. Birde fenerli olmasa iyiydi ya..” Gülüyoruz. Ali’ye bakıyorum ve suçluluk hissim geçmiyor. Kara, odayı dolduran ağır havayı dağıtmak için yeni bir anıya başlıyor.

Sandalyemde dik oturup arkama yaslanıyor, yeni bir maceraya sürükleniyorum. “İstanbul Selimiye Cezaevine, Yeşilköy Havaalanını bombalayan iki Filistinli ve bir Türk’ü getirmişlerdi. Gece saat bir buçuk iki sularıydı koğuşları kontrol ediyordum. Takır takır bir ses geldi. Sesin geldiği yöne doğru gittim. Bizim koğuşların içini görebilmemiz için cam kabinler vardı. Oradan baktım ki mahkumlardan biri camdan çıkmaya çalışıyor. Demirleri kesmişler. Akşamları çıkıp tüneli kazıyorlar sabahleyin tekrar içeri giriyorlarmış.

Macunu demirle aynı renge boyamışlar, sabahları içeri girdikten sonra demirleri macunla yapıştırıyorlarmış. Ben hemen koştum açtım bahçe kapısını. Biri camdan içeriye girdi, diğer ikisiyse -biri Filistinli diğeri Türk- kapının arkasına saklanmışlar. Ben bahçeye girer girmez gözümün üstüne yumruğu yedim.” Kara’nın gülmesiyle bende şaşkınlıkla gülümsüyorum.

“O arada ben yere düştüm ve koğuş olduğu gibi boşaldı. Kapıları patlatmaya başladılar. Bütün mahkumlar birbirine girdi. Saat 1 buçuk 2 den sabah 5’e kadar devam etti olaylar. Dışarıdan jandarma ateş ediyor, içeriden mahkumlar karşılık veriyordu.

Zamanında silahı sokmuşlar nasıl soktularsa. Orada beni tanıyan hükümlüler sağ olsunlar beni aldılar kendi koğuşlarına götürdüler. 15-20 tane kabadayı çocukları benim başıma diktiler. Dediler; ‘Siz öleceksiniz bu ağabeyi vermeyeceksiniz’ ben de dedim, ‘Benim 15 tane personelim var -O zaman başkan bendim. Gardiyanlara başkanlık yapıyordum.- onları toplayıp alıp getirin.’ Sağ olsunlar sabah 5’e kadar hiç kimsenin burnu kanamadan bütün gardiyanları toplayıp getirdiler.”

“Mahkumlar mı getirdi?” diye soruyorum kaşlarımı kaldırarak. “Evet ya, mahkumlar getirdi! Onlarda bizim yakından tanıdığımız kimselerdi. Bir şey istediklerinde ihtiyaçlarını biz temin ediyorduk. Bir sigara al, orada dünya malına değerdi onlar için. Veya ziyarette 3-5 dakika daha müsaade et, onlara saat yerine geçiyordu.”

İnsiyatifin güzelliği, karşılığını her yerde

buluyordu. “Neyse, içerde sabaha kadar öyle kaldık. Sabah olunca içeriye 3 yüzden fazla jandarma girdi. O esnada 4-5 mahkumu ayağından vurdular. Yoksa içeriye giremiyorlardı. Mahkumlar demirleri kırdılar, ranzaları söktüler, ellerinde; sopalar, silahlar, şişler daha neler neler…

Birkaçı ayağından vurulunca herkes çekildi tabi koğuşuna. Arama yapıldı ve bütün silahlar, araç gereçler toplandı. Bazı mahkumlar hücre cezası aldı. Bir haftalık hücre cezası, hapis hayatının bir yıl daha uzaması demekti. Yoksa mahkumlar rahat durmazdı. İnfazlar, cezalar olmasaydı.”

Derin bir iç geçiriyorum. Memnun kalamasam da ona hak veriyorum. Ne yazık ki böyle yaptırımlar olmak zorundaydı. “Bu olaydan birkaç ay sonra bu Yeşilköy bombacıları yine kaçmak için bir plan yapmıştı. Görüş günüydü, öğle saatleri falan. Yine ben nöbetçiyim. Koğuşları gezerken bir baktım biri yine pencereden çıkmaya çalışıyor. Üzerine şık kıyafetler giymiş, gözlük ve şapka takmış. Ben düdük çalınca tüm kapılar kapandı. Hemen ziyaretçilerle mahkumları ayrı yanlara ayırdık. Tüm ziyaretçiler kontrol edildi. Ben şapka ve gözlük takmış olan mahkumu hemen tanıyıp yakalattırdım. Ondan başka üç mahkum daha yakalandı. Peruk takıp ziyaretçilerin arasından kaçmayı planlamışlardı. Tabi Yeşilköy bombacılar kaçmayı başardı.”

‘Peki ya sonra ne oldu’ diye soruyorum merakla. “Bundan dolayı tüm gardiyanlar yargılandı. Ama beraat ettik” diyor eliyle dizine vururken. Unutulmuş çaylarımızdan soğuk birer yudum alıyoruz.

O günleri özlediğin oluyor mu? diye soruyorum Kara’ya. “Ben 2002’de emekli oldum. Arada özlüyor tabi insan o yılları.” Kaşlarını kaldırıp bana bakıyor.

“Duyduğuma göre de Selimiye cezaevini kapatmışlar. Şimdi orası bir müze gibi kullanılıp incik, boncuk satılıyormuş. Keşke ülkemizdeki hiçbir cezaevine gerek kalmasa da hepsinde incik boncuk satılsa” diyor bir çırpıda.

Ütopik bir istek gibi geliyor bana. Yine de gülümsüyorum bu güzel düşüncesinden dolayı. Saatine bakıyor. “O! Zaman ne çabuk geçmiş.” Bende saatime bakıyorum, yaklaşık üç saattir sohbet ediyoruz. Pencereden dışarı bakıyorum. Bulutlar dağılmış, güneş batıyor. Yavaşça toparlanmaya başlıyorum. Ayağa kalktığımda uzun süre oturmaktan uyuşan ayaklarım sızlıyor.

Uzun zamandır böyle güzel sohbet etmemiştim. Teşekkür ederim Burhanettin amca. Yine o babacan tavrıyla gülümseyip elini omzuma koyuyor. “Kızım, artık kimse kimseyle oturup sohbet etmek istemiyor. Şehirler olsun, teknoloji olsun, bunlar geliştikçe insanlar birbirine yabancılaşmaya başladı. Asıl ben sana teşekkür ederim. Bak ne güzel, geldin bana geçmişimi yaşattın bir kez daha. Sohbet edip, çay içtik. Bunlar parayla satın alınamayacak şeyler.”

Gülümsüyor ve gururlanıyorum. İnsanlar dinlemeyerek ne çok şey kaybediyordu. Bunlardan biri olmadığım için kendimi şanslı görüyorum.

Kara, beni barikata kadar yolcu ediyor. “Ne zaman istersen gel hanım kızım. Ben hep buradayım. Numaram da var sende. Bir şeye ihtiyacın falan olursa ara mutlaka.” Minnet duygusuyla elini sıkıyorum.

Çok teşekkür ederim Burhanettin amca. Benim için çok güzel bir gündü. Umarım tekrar görüşürüz. Omzuma dokunup ekliyor, “İnşallah kızım. Allah izin verirse görüşürüz.”

Kulübenin önünde durmuş bizi izleyen Ali’ye bakıp el sallıyorum. ‘Hoşça kal Ali. Kendine iyi bak.’ El sallayıp gülümsüyor yalnızca. Nedenini tam kavrayamadığım ama derinlerde bir yerde bildiğim -statü farkı- sebepten dolayı kendimi suçlu hissetmeye devam ediyorum. Yine de oradan ayrılırken bir geçmişi yüklenmiş olmaktan mutluluk duyuyorum.

Batan güneşin kızıllığı ağaçlardaki su damlalarını parıldatıyor ve doğa çiğ güzelliğini gözler önüne seriyor. Su birikintisine basarken aklımdan Volkan Konak’ın söylediği şu dizeler geçiyor; “Yar olmadı bana devir. Her günüm bir başka zehir. Mapushanelerde demir. Parmaklıklara sarıldım. Mapushanelerde demir. Parmaklıklara sarıldım. ”

Batan güneşi kendine rota edinmiş kovboylar gibi, gün batımına doğru yürüyor, uzaklaşıyorum.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.