Mardin Kent Gazetesi

Basliksiz-3.jpg

Ölüler Evinden Anılar üzerine bazı anekdotlar

Ölüler Evinden Anılar üzerine bazı anekdotlar
Gazeteci Yazar Hakkı Akgül( zahuranima@gmail.com )
91 views
14 Kasım 2021 - 9:25

Dostoyevski, I.Nikolay’ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle 1849 yılında tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Ölüler Evinden Anılar, yazarın Sibirya’da sürgündeki dönemin izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtıyor. Konuyla ilgili kitabın 131. sayfasında şöyle diyor;

“Katil olmadığı halde, altı cana kıymış bir caniden daha korkunç insanlar gördüm. Umudumuzu öldürenleri gördüm.”

Ölüler Evinden Anılar’ın ilk 8 sayfasında anlatıcı yani Dostoyevski, hapishaneye düşen ve oradaki şartlar, işkenceler yüzünden sara hastalığı tetiklenen romanın baş karakteri Petroviç’in yalnız başına öldüğünü, bir kere olsun doktorun çağrılmadığını ve şehirde onun hemen unutulduğunu ifade ediyor. Kitapta yer aldığı gibi Petroviç hapise düşüyor onlarca kişiyi gözlemliyor, notlar tutuyor. Anlatıcı da Petroviç de Dostoyevski’nin ta kendisi.. İlk sayfalarda anlatıcı kendi ölümünü yalnız ve unutulan birisi olarak resmettikten sonra ufak bir virgül açıp şöyle sevgiye bağlıyor; “Küçük kız (torunu Katya) bir şey söylemeden baktı, sonra duvara dönerek ağlamaya başladı. Demek ki, bu adam tek bir insana olsun kendini sevdirebilmişti.”

Dostoyevski, amacın ve umudun; sevgi olduğunu belirtip romanın 314. sayfasında, “Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan hiç kimse yaşayamaz. Amacını, umudunu kaybedenler de çoğu kez korkunç birer canavar kesilirler.” diyerek okuyucuya acı acı gülümsüyor.

Kitapta dikkat çekici bazı sahneleri paylaşmak isterim:

Kitap, Sibirya’da geçen karısını öldürme suçundan mahkum edilen soylu bir karakterin sürgündeki yıllarını günlüğü aracılığı ile bize anlatıyor. Nefes alıp veriyor olsalar bile duygu ve düşünce olarak yaşamdan uzak olduklarından ‘Ölüler Evi’ olarak yazmış bu hapishaneyi.

Bu kapının ardında aydınlık bir dünya var. İnsanlar bütün insanlar gibi yaşarlar ama duvarın öbür tarafındakiler içinse orası sadece adeta bir masal. Burada bambaşka hiçbir yere benzemeyen bir alem var. Kendisine has kanunları, elbiseleri, ahlak ve adetleri olan yaşayan bir ölüler evi. Bambaşka bir hayat bambaşka insanlar..

Ve yazar diyor ki sözlerinin başında,”Ben bambaşka bir köşede yazıyorum bu satırları.” Kendi işini kendisi görmek istiyordur.

Nazlı ve kibar bir duruma düşmek istemiyordu. Onu paralı saydıkları için yalnızca yaltaklayanlar çok oluyordu. Soylu olduğu için karşısına mutlaka bir takım gönüllü hizmetkarlar, uşaklar çıkıyordu. İçgüdüsel olarak ‘boyun eğeceksem çırağa değil kunduraya boyun eğerim’ diye düşünüyorlardı. Hiçbir hastalık bir mahkumu bir prangadan kurtaramazdı. Değişmez bir usüldü bu. Ağır hastalar elleri kolları gurmapta olan verem hastaları için bir saman çöpü hale çekilmez bir yük gelirken onlara dahi hiçbir kolaylık sağlanamazdı.

Kaçmalarına engel olmak için mi insanların ayaklarına prangalar takılır? Hiç de değil. Prangalar sadece küçük düşürme aracı, bir ayıp. Bedene de ruha da bir ağırlıktır. Daima mutlu olan pürüzce herkesce hor görülen kaç kişi haricinde bütün bu kalabalık kasvetli, kıskanç müthiş gösterişçi övünmeyi seven kimselerdi. Hiçbir şeye şaşırmamak aralarında övünülecek en erdemli nokta sayılırdı. Çoğunun ahlakı bozulmuş, bayağılaşmıştı. Dedikodular, fısıldaşmalar bitip tükenmezdi. Burası kapkaranlık tam anlamıyla cehennem gibi bir yerdi. En korkunç, en gari tabi hareketin, en dehşetli canavarca cinayetlerin hapishanede, en neşeli çocukça kahkahalar arasında atıldığını da duydum. Hele bir baba katili vardı ki hiç aklımdan çıkmaz. Mahkumlar arasında arkadaşlıklar hemen hemen yok gibidir. Yani genel anlamla bir arkadaşlıktan söz ediyorum. Zaten biz de bütün mahkumlar istisnalar haricinde birbirine karşı soğuk ve duygusuzduk. Para darphaneden çıkmış hürriyettir. Hürriyetlerinden tamamen yoksun bırakılmış insanlar için bu yüzden paranın kıymeti 10 kat fazladır. Harcamayıp elinde şakırdatmak bile mahkumların kendilerini yarı yarıya avutmalarını sağlar. Ama para her zaman her yerde harcanabilir.

Ayrıca yasak meyve iki kat tatlıdır derler ya yasak olarak içeriye sokulan yiyecek içecekler de öyleydi bizim için. Ekmeğimiz kendimize özgüydü, bütün şehirde ün sarmıştı. Bu özelliği hapishane fırınlarının elverişli olmasından kaynaklanıyordu. Haftanın 6 günü sulu ve yağsızdı da. İçindeki hamamböceklerinin çokluğu beni dehşete düşürmüştü. Herkes mahkumun eline bıçak geçirip durup dururken saldırmasını bekleyebilir. Daha da ilginci mahkumlar kendilerinden korkunulduğunun farkındadır ve bu da onlara bir tür cesaret verir. Hapishane koğuşu uzun, basık, havasız boğucu havası olan bir odaydı. Ranzam üç tahtadan ibaretti. Odada 30 kişi vardık. Kapıyı kapatıncaya kadar yattıklarında gürültü patırtı, kahkahalar, is, küfürler, zikzaklar eksik olmazdı. Ama insan her şeye alışır ve bu onun en iyi niteliğidir. Haftada bir gün başımı traş ettirmeye gidiyordum. Traş olmayanlar sorumlu tutuluyordu. Berberler soğuk suyla sabunladıktan sonra kör usturalarıyla başımızı öyle bir kazırlardı ki bu işkenceyi hatırlayınca şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Mahkumlar müthiş hayalcı insanlardır. Şu süremi doldurayım ondan sonra şunu bunu yapacağım gibi sözleri büyük bir sukünetle söylerlerdi. Burada sürgünde olan mahkumlar kendilerini misafirlikte hisseder. 20 yılı sanki iki yıl hisseder. 50 yaşında hapisten çıkarken 35 yaşındaki gibi dinç olacağını sanır. Hamama girdiğim zaman cehenneme girdiğimi sanırdım. Gözlerinizin önüne büyük bir salonu getiriniz bu salona her türden insan kir buhar pis koku adım atılamazdı.

Her yerde bağrışmalar, kahkahalar, yerde sürünen yüz zincirin şıngırtısı duyuluyordu. Mahkumlar traşlı kafaları ve kıpkırmızı oluncaya kadar haşlanmış gövdeleriyle artık eskisinden de çirkin görünüyorlardı. Hepsi de küfür ustasıydı. İnce anlamlar taşıyan ustaca küfürler ederlerdi. Küfür mahkumlar arasında bir sanat haline gelmişti. Hasımların ağır sözlerden ziyade sözlere yükledikleri anlamlarla aşağılamaya çalışırlardı ki böylelikle küfürler daha ince daha zehirli olurdu. Tüm bu mahkum milleti sırf sopa yemekten korktuğu için tembel ahlaksızdı. Önceden ahlaklı olanları da sürgünde ahlaksızlaşırdı. Buraya kendi istekleriyle toplanmamışlardı. Birbirleriyle yabancıydılar. Ağız dalaşları hep olurdu ama hiç kavgalara varmazdı iş. Usta bir küfürbazı herkes sayardı. Aktörlerden farkları bunların alkışlanmamalarıydı. Mahkumların hepsi geceleri konuşuyor sayıklıyorlardı. Bu sayıklamaların çoğu da dillerine yapışan küfürlerdi. 10 yıllık sürgün hayatım boyunca bir kerecik olsun yalnız kalmanın ne demek olduğunu anlayamazdım. Daima konvoylar halinde çalışmaya gider, herkesle beraber gecelersin. Tüm zihnini meşgul eden kişisel çıkarı olmadıkça insan hapiste yaşamazdı. Kanuni bir şekilde mülk sahibi olmayan işsiz insan yaşayamaz.

Ahlakça düşer, hayvanlaşır ve her mahkum kendisine bir sanat uğraş bulurdu. Genellikle herkes birbirinin eşyasını çalardı. Hemen hemen herkesin kişisel bir eşya sandığı vardı. Buna izin verilirdi. Ama sandıklar da hırsızlığı önleyemezdi. Artık hırsızların ne kadar usta olduklarını tahmin edebilirsiniz. Bana çok bağlı olan bunu bütün içtemliğimle söylüyorum bir mahpus hapishanede yasak olmayan yegane kutsal kitabımı çalmıştı. Ama aynı gün bunu itiraf etmişti. Bu itirafı da çok pişman olduğundan değil; çok aradığım için bulamadığım için bana acıdığından yapmıştı.

Herhangi bir kimse hakkında yalnızca gülüşüne bakıp hüküm vermek kabildir bence. Onun için hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılaşmanızda hoşunuza giderse karşınızdakinin iyi bir insan olduğundan tereddüt etmeyiniz.

Gazeteci Yazar Hakkı Akgül

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.