Mardin Kent Gazetesi

Basliksiz-3.jpg

GAZETECİ YAZAR DAHAM AKGÜL YAZDI: KADİM KENTİM

GAZETECİ YAZAR DAHAM AKGÜL YAZDI: KADİM KENTİM
133 views
24 Kasım 2021 - 20:41

Farklılaşmış nüfusa sahip,  Kürtler,  Hıristiyan Süryaniler, Sünni Araplar,  Türkler ve Ezidi Kürtlerin barış içinde ve kardeşçe yaşadığı, Sbari,  Sümer, Babil,  Mitaniler,  Asur,  Pers, Roma, Bizans,  Emevi,  Abbasi,  Hamdaniler,  Selçuklular,  Artuklular,  Karakoyunlu,  Akkoyunlu,  Safaviler ve Osmanlılara ev sahipliği yapmış, gece gerdanlığa gündüz mezarlığa benzeyen, doğduğum büyüdüğüm çocukluğumun geçtiği kadim kentim  Mardin’e, uzun bir aradan sonra dönmenin heyecanını ve mutluluğunu yaşıyorum.

Bir hayli uzun ve yorucu geçen otobüs yolculuğumuzun, Antep ile Mardin arasında üç çevirme noktasında birer saate yakın kimlik ve eşya kontrolü gerekçesiyle bekletilmemiz yolculuğumuzun daha da müşkül geçmesine sebep oldu. Urfa otogarından binen, otuzlu yaşlarda kısa boylu, kilolu, göbeği giydiği beyaz yünlü kazaktan fırlamış, buğday tenli, şakaklarına tek tük aklar düşmüş,  Suriyeli genç mülteciyi derdest etmenin dışında, aradıkları herhangi illegal bir şey bulamamıştı kolluk kuvvetleri.

Nihayet bu kasvetli yolculuğun sonuna gelmek üzereydik. Kızıltepe Kavşağına varmıştık ve Mardin Kalesi diğer adıyla Kartal Yuvası ve sırt sırta binerek kıskandıran bir dayanışmayla kaleye doğru tırmanan kiremitsiz kesme taş evleri bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Biz yaklaştıkça o yükseliyordu biz yaklaştıkça o ayyuka çıkıyordu. Ama bir türlü bitmiyordu Mezopotamya ovasıyla yarışan yol.

Her saniye çocukluğuma biraz daha yaklaşıyordum. Heyecanımın zirvesindeydim, yol boyunca doğduğum yer Midyat’ı düşündüm, saklambaç oynadığımız Süryani mahallesinin daracık gizemli sokaklarını düşündüm, okulumu, öğretmenim Diyap Özdemir’i, kuru tandır ekmeğimi paylaştığım sıra arkadaşım Erdem’i düşündüm.

Ama en çok mahalleden arkadaşım rahmetli Mahsun’u düşündüm, okumayı sevmeyen Mahsun, babası ve annesinin zoruyla okula istemeye istemeye geliyordu. Ama her seferinde günü tamamlamadan kaçıyordu. Ailesinin bütün çabalarına rağmen okumaya pek niyeti olmadığını anlayan babası, onu okuldan alıp bir araba tamircisinin yanına çırak olarak verdi.

Günlerden  cumaydı okuldan eve geliyordum. Keyfim tıkırındaydı nasıl olsa yarın okul yok arkadaşlarla oyun oynama hayalleri kura kura yürüyordum. evimize giden yolun üzerindeydi Mahsun’un çalıştığı tamirhane, okuldan eve döndüğümde mutlaka uğrardım yanına.

O menhus günde, yanına uğrayıp yarın için haftada bir gün olan iznini kullanmasını isteyecektim. Ama ne göreyim, tamirhanenin önü ana baba günüydü, polisinden mahalle muhtarına mahşer yeri gibiydi, iğne atsan yere değmez, feryat figan vardı.

Ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. İlk başta kavga olduğunu düşündüm. Nerden bilebilirdim ki insanlar Mahsun’un cansız bedeninin etrafında toplandıklarını, tekerini söktükleri kamyonun altındaki krikonun kaymasıyla tonlarca ağırlığında ki kamyon minnacık bedininin üzerine düşmüş kafasını parçalamıştı.

Ağlaya ağlaya insanları bir sağa bir sola savurup arkadaşımın battaniyeyle örtülmüş cansız bedeninin başucuna kadar gittim, kendisini göremedim ama çevreye saçılan beyni aklımdan hiç çıkmıyor.

Geçmişimin hayal dünyasından, kulakları tırmalayan kabaca bir ses tonu ile muavinin ‘’cümleten geçmiş olsun’’ anonsuyla uyandım.

Mardin otogarına vardığımızda Saat 08:00 ‘i gösteriyordu. O gün akşama kadar Mardin’de hasret giderdikten sonra, son dolmuşla Midyat’a gitme planı yaptım. çantamı ve kameramı sırtladığım gibi eski Mardin’in yolunu tuttum. Bıraktığım gibi değildi Mardin, bir birbiriyle yarışan dev binalar, AVM’ ler, beş yıldızlı oteller, gelişmişte gelişmiş, ama on yıl önceki, neşe ve huzur ortamı havası yoktu. İnsanlarda bir bıkkınlık vardı. Gözlerinde bir isyan havası vardı.                                                                                                                                                                  

Gezimin ilk durağı bakırcılar çarşısıydı. Bakırcılar çarşısına giren bir kişi, bakırı döven tokmak seslerinden ne kimselere sesini duyururdu ne de kendi sesini duyabilirdi. Bakır işini yapanların üç beş çırağı saymazsak ortalama yaş aralığı elliydi, bu da bu mesleğin can çekişip bitme sınırına geldiğini gösteriyordu.

Gençlerin pek ilgisini çekmeyen bu meslek hakkında, altmış yaşlarında saç ve sakalları ağarmış, yeşile çalan kocaman gözleriyle gençlere taş çıkaran dinamikliğiyle hasan amcanın ancak dört tabura’nın  sığabildiği  küçük dükkanına geçip yaptığı meslek hakkında biraz bilgi vermesini rica ettim, oda hiç düşünmeden omuzumda ki kameradan olsa gerek “buyurun evlat gazeteci misin? Tabi ki bilgi veririm hem belki bu can çekişen mesleği duyurursun da devam etmesine vesile olursun.”  

Hasan amca sorduğu soruya kendisi cevap vermiş beni gazeteci ilan etmişti bile, bende hiç bozmak istemedim, aslına bakarsak daha kendimi gazeteci görmüyordum.

Şu ihtiyar zanaatkarın sıcak karşılaması karşısında, yirmi yıllık tecrübeli bir gazeteci gibi sıfır heyecanla merak ettiğim soruları tek tek sormaya başladım.

Hasan amca, biraz şu yaptığın meslekten bahseder misin? Ne zamandan beri yapıyorsun gidişatı nasıl geçindiriyor mu seni?

İhtiyar adam derin bir iç çektikten sonra,

“Ah be evlat şimdilerde bitmek üzere bu meslek, altmış iki yaşındayım ve kırk senedir bu mesleği yapıyorum, ustam babamdı, eskiden Mardin’de kullanılan mutfak eşyaları ile yemek takımlarının tamamına yakını bakırdan oluşurdu bu nedenle bakırcılık mesleği herkese kısmet olmazdı doktorluk kadar değerliydi, Mardin’in en güzel kızını istemeye gitsen geri çevirmezlerdi bütün gençlerin gözü bu meslekteydi hala hatırımdadır ben babamın yanında ilk başladığım zaman bir adam  ücretini ödeme karşılığında babama oğlunu yetiştirmesi için teklifte bulunmuştu. Ama şimdi ki gençler bırakın bu mesleği yapmayı çarşıdan bile geçmiyorlar. Tabi onlarda haksız sayılmaz artık bu nadide mesleğin bir karşılığı yok okuyan okuyor okumayanda inşaatlarda çalışmayı bu mesleğe tercih ediyor. Şu bizim Almancılarda olmasa bitmişti şimdiye, yaz aylarında gözlerimiz yollarını bekler durur ki onlarda mutfak için almazlar, süs için tek tük alırlar, eskiden yerli yabancı türist kaynardı buralar, ama maalesef şu savaş belası yok mu buna kim sebep oluyorsa Allah bin belasını versin.”

Hasan amca, dışarda ki insanlarda gözlemlediğim biriken öfkeyi sende de görüyorum bunun sebebi ekonomik sıkıntılar mı sadece?

Yaşlı usta hafif bir gülümsemeyle,

“Olur mu öyle şey evlat o işin en kıymetsizi, insanlar ölüyor gencecik insanlar bunların yanında maddiyatın hesabını yapar mı hiç insan, bu topraklar kana doydu yeter artık, hiçbir halk savaştan yana değil Türkü, Kürdü, Arabı, Süryanisi, Ezidisi,  eğitimlisi, eğitimsizi,  kadını, erkeği Mardin’de kime söylersen barış diyecek hiç kimse savaştan yana değil yiyecek ekmeğimiz olamasın yeter ki şu gencecik zamansız ölümler olmasın.”

Hasan Amcanın bu ders niteliğindeki konuşmalarını dinlemek keyif veriyordu, ama zamanım kısıtlı olduğu için müsaade istemek zorunda kaldım.

“Dur evlat sana Mardin’e has bir mırra kahvesi ikram edeyim öyle gidersin.”

Ustanın bu ikramını geri çeviremedim, saatime bakıp peki hasan amca on dakika daha oturup gideyim yoksa arabayı kaçıracağım.

Tecrübeli usta piknik tüpünün üstünde bakırdan yapılmış şirin cezvenin içine koyduğu kahve ve su karışımını kaynayana kadar karıştırdı, bütün dükkanı yoğun ve enfes kahve kokusu sarana kadar bu işleme devam etti. Kahvelerimizi bakırdan bardaklarda içtikten sonra helallik isteyip dükkanın kapısından tam çıkıyordum ki arkamdan sert ve tok bir ses tonuyla;

“Bak evlat bu konuştuklarımız boşuna gitmesin yaz ki insanlar duysun.”

Sen merak etme hasan amca bugün yazamazsam da mutlaka bir gün yazacağım ama mutlaka yazacağım.

Bakırcılar çarşısından çıkıp eski Mardin’in daracık tek yönlü caddesinden ilçe otogarına doğru yol aldım, güzergâhım boyunca kuruyemiş dükkânlarından insanın iştahını açan kavrulan leblebi kokuları sarmıştı her yeri, saatim on yediyi gösteriyordu son araba saat on sekizdeydi kalan bir saatimi önce mütevazı bir esnaf lokantasına gidip Mardin’in en meşhur yemeklerinden özellikle Araplarda yaygın bir şekilde pişirilen kuzu etli güveç, yanında da pilav ve cacık menüsüyle karnımı doyurduktan sonra bir ucu Mardin’den başlayıp Suriye’nin içlerine doğru yayılan uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına en tepeden bakan bir çay bahçesinde bu büyüleyici manzara eşliğinde bir demli çay içtikten sonra Midyat arabasına binmek üzere ilçe otogarına doğru yol aldım.

Zamanım kısıtlı olduğu için şimdilik gidiyordum Mardin,den, ama daha sonra Deyrul Zafaran Manastırını, Kasımiye Medresesi, Artuklu Kervansarayı ve Dara yı görmek için dönecektim öyle bir gün yetmezdi Mardin’i gezmek için.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.